24 saatin içi mi boşaldı, gün değerinden mi kaybetti? Ne oldu da eskiden her işimize yeten 24 saat, bizi peşimizden takip eder oldu, zaman mı yavaşladı ya da biz mi fazla hızlandık? Bu hız mıdır, günü çabucak yiyip tüketen yoksa hızlı bir kentin trafiği, kalabalığı, gürültüsü, kesmekeşi midir esas zaman hırsızı?
Şimdi nereden çıktı bu hesaplaşma diyebilirsiniz. Aslında bu yazıyı tetikleyen iki şey oldu. Biri petrol zengini Birleşik Arap Emirlikleri'nin Abu Dabi yakınlarında dünyanın ilk sıfır-karbon salımlı kentini inşa edeceğini açıklaması. Diğeri ise bir süredir faaliyetlerini ilgiyle takip ettiğim 'yavaş kentler' hareketi. Ütopya gibi başlayan ama giderek gerçek olan çevreye zarar vermeden hayatı kolaylaştıran, insan dostu, zaman tasarrufu sağlayan iki proje. Aslında ikisi de, benzer amaçlara hizmet etse de uygulaması taban tabana zıt. Biri olabildiğince mütevazı, diğeri ise bir o kadar iddialı ve gösterişli.


İSPANYOL MERDİVENLERİNDE HAMBURGER

Yavaş kent, İtalyanca öz adıyla "Cittaslow" hareketinin geçmişi fastfood salgınının Avrupa'da zirve yaptığı 1980'li yıllara kadar geri gidiyor. Aslında hızlı yiyecek akımına alternatif olarak geliştirilen yavaş yemek akımının bir uzantısı. 1986 yılında McDonald fastfood zinciri İtalya'da ilk şubesini açar. Mekan olarak da başkent Roma'nın en meşhur yerlerinden biri olan İspanyol merdivenlerine bakan bir dükkanı seçer.

McDonalds'tan burgerini, kolasını kapan soluğu 17'nci yüzyıldan kalma tarihi basamaklarda alır. İtalyan gazeteci Carlo Petrini, fastfood ve bu mimari şaheserinin yarattığı zıtlığı bir türlü içine sindiremez. Fastfood'a inat, slow food, yani yavaş yemek akımına başlatır. Amaç fastfood'un sunduğu üniforma tatlara karşı geleneksel lezzetleri korumak, yerel yemekleri teşvik etmektir. Yavaş yemek 1989'dan itibaren de uluslararası bir özellik kazandı. Hali hazırda 100'den fazla ülkeden 80 bin üyesinin bulunduğu tahmin ediliyor. Kendi yayın evleri, bir diploma programları bulunuyor.

Dünyanın çeşitli yerlerinde düzenledikleri etkinliklerle hem yavaş yemeğin ve felsefesinin sırlarını paylaşıp, ağlarını geliştiriyorlar. İtalya'nın kabakçiçeği raviolisine de Almanya'nın Jaegerschnitzel'ine de (Avcı yahnisi) Türklerin karnıyarığına da aynı özenle yaklaşıyorlar. Yavaş kent felsefesi de yavaş yemek akımının ardından geldi.

SALYANGOZ ŞEHİRLER

1990'larda ortaya çıkan yavaş kent kervanına katılmak öyle kolay değil. Öncelikle İtalya merkezli "Cittaslow" hareketinin manifestosunu kabul etmek ve yerine getirmek gerekiyor. En önemli şartlarından biri ise eskiyi, otantiği korumak, bir yandan da ekolojik kurallara duyarlı teknolojiyi reddetmemek. Yani geçmişe sahip çıkarken, geleceği de dışlamamak. İşin özünde salyangoz gibi yavaş yaşamak var. Çevreyi kirletmeden kendi kendine yeterek. Bu nedenle sembol olarak salyangoz seçilmiş.

Türkiye'den de kasabalar bu akıma üye olabilir mi? Bu hareketin önemli şartlarından biri en fazla 50 bin nüfuslu olmak. Sonra eskiye sahip çıkmak, çevre dostu olmak, cepten yiyen gösterişli kentlere öykünmemek gerekiyor. Cittaslow temsilcilerini ikna eden kent, hareketin sembolü olan "salyangozlu bayrağı" dalgalandırmayı da hak ediyor. Türkiye'de bu özelliklere sahip yerleşimler yok mu? Mesela Polente Feneri, Rum mahallesi, Ayazma plajı, Fatih'in kalesi, şarap bağları, midye dolması, Yorgo'nun tarçınlı lokması, akşam sefaları ve sardunyalarıyla Bozcaada. Zaten yavaş yaşayan bir yerleşim Bozcaada. Feribotla dünyaya bağlanan, son feribotla dünyayla vedalaşan Bozcaada.



ÇÖLDE YEŞİL ÜTOPYA

Salyangoz kentlerle ilgili hikaye özetle böyle. Bir de Birleşik Arap Emirlikleri'nin (BAE) başkent Abu Dabi yakınlarında dünyanın ilk sıfır-karbon salımlı kentiyle ilgili projesi var. Dubai açıklarına yapay adalar yapan Araplar, bu kez çölün ortasında tamamen kendi kendine yetebilen dünyanın en çevreci kentini inşa ediyorlar. Çöpsüz, egzozsuz ilk kent.

Petrol zengini Arapların inşa edeceği Masdar City de tıpkı yavaş kentler gibi 50 bin nüfuslu olacak, yenilenebilir enerji kullanacak. Güneş, rüzgar, termal gibi çevreci enerjilerle beslenecek. Araçsız ve trafiksiz kentte, yeşil enerjiyle çalışan hafif raylı sistem inşa edilecek. Hem kent içinde, hem de Abu Dabi ile bağlantı bu hafif raylı sistemle sağlanacak. Konvansiyonel araçlar, kente giriş yapamayacak.

LÜKS ÇEVRECİLİK

10 yıl içinde tamamlanması planlanan projede İngiliz mimar Norman Foster'ın imzası bulunuyor. 50 derecede çöl ortasına inşa edilecek kent, denizden esen serin rüzgarlarla sıcağı hissetmeyecek şekilde yapılandırılacak. Yerleşim alanının etrafına çekilecek duvarlar, hem çölün sıcağını durduracak, hem de Abu Dabi Havalimanı'nın gürültüsünü kesecek. Sokaklara inşa edilecek gölgelikler ise kent sakinlerini sıcaktan koruyacak. Deniz suyunu arındırma tesisleri yüzde 80 oranında daha randımanlı olacak, kullanılmış su ise arındırıldıktan sonra biyolojik yakıt üretmek için kullanılacak. Projenin Başkanı Halid Evad, burasının atmosfere hiçbir şekilde karbon salmayacağını ve gezegene zarar vermeyeceğini söylüyor.

6 km2'lik bir alana yayılacak olan Masdar City'nin can damarını ise Masdar Bilim ve Teknoloji Enstitüsü'nün oluşturması bekleniyor. Çölde yeşil ütopya yaratmaya kalkan Arapların niyeti, bu enstitüyle bilimde de bir adım öne geçmek. Projenin maliyetine gelince tam 15 milyar dolar. Çevreciliğin mütevazılığından uzak bir rakam. Ama yine de gelecekteki çevreci yerleşimler için bir ilk olma umudu var. Araplarınki bir deney. Hem de pahalı bir deney. Avrupa'nın Cittaslow hareketi ise denemeye değer bir proje. Merak ettiğim ise yakında Türkiye’de de salyangozlu bir bayrak dalgalanır mı, dalgalanırsa neresi olur?
haberler.com