SEBZECİLİĞİN TARİHÇESİ
Dünyamızın oluşum biçimi, tam bilinmemekle birlikte en çok benimsenen teoriye göre, güneşten kopan bir toz ve gaz bulutunun, dönerek güneşten uzaklaşırken yoğunlaşması sonucu ortaya çıkmış olmasıdır. Yüksek sıcaklıktaki bu toz ve gaz bulutu çekim ve dönüşüm hareketiyle küresel bir biçim kazanmıştır. Zamanla soğumaya başlamış ve dıştan içe doğru katılaşma başlamıştır. Çok uzun yıllar geçmesine rağmen, halen en içteki çekirdek kısmında erimiş lav şeklinde maddeler bulunur. Bunun üzerinde dünyamızın yer küresini teşkil eden yükseltili ve çukurlu bir katı kabuk bulunur. Dünya çevresinde atmosferin meydana gelmesinden sonra yağan yağmurlar çukur kısımlar içinde toplanarak denizleri ve gölleri oluşturmuştur.
Dünyamız, üst ve alt kısımları hafif basık küre şeklindedir. Ekvator çapı 12756 km, kutupların çapı ise 12714 km’dir. Başlangıçta sadece cansız bir varlık olan dünyamız, canlı hayatın zaman içinde başlamasıyla canlı ve cansız varlıklardan meydana gelmiştir. Cansız varlıkları, canlı varlıklardan ayıran öğe, canlı varlıkların üreme, çoğalma, büyüme, çevreye uyma, çeşitli kaynakları kullanma yeteneklerine ve benzeri daha bir çok özelliklere sahip olmasıdır.
Oluşmuş ve canlıların yaşamasına uygun hale gelmiş olan dünyamızda canlı hayatın başlamasına ait çeşitli fikirleri vardır. Başlangıçta bu fikirlerin çoğu dini düşüncelere, yazıtlara ve efsanelere dayandırılmış ve canlıların oluşumu hakkındaki fikirler, duygu ve düşüncenin üzerinde bir varlığın dünyayı ve canlı alemi yarattığı şeklinde oluşturulmuştur. Nitekim bu ilerlemiş teknoloji çağında bile, Müslüman olan bizlerin inancına göre, bütün kainatın yaratıcısı “ALLAH” tır.
En eski dini yazıtlarda ise ilk hayat, Tanrı’nın dünyayı meydana getirdiğiNin üçüncü günü “Yeryüzünde çayır, ot bitsin, tohumlansın ve üresin, verimli ağaçlar hasıl olsun, her biri kendi nevine göre meyvelensin” emriyle başlamıştır. Dini inanış ve menkıbeler orta çağın sonlarına kadar devam etmiştir. Yeni çağın başlarında bilimsel konudaki çalışmaların başlaması ve artmasıyla, canlıların oluşumu üzerinde bazı değişik fikirler ortaya atılmıştır. 1859 tarihinde Darwin, “Bilinmeyen bir şeyin, yine bilinmeyen bir şeyle yaratılma teorisine zıt gelişim ve değişim teorisini” ileri sürmüştür. Darwin teorisine göre, tek hücreli canlılardan başlamak üzere, onların zaman içersinde değişmesi ve gelişmesiyle büyük canlılar meydana gelmiştir. Bunların cins ve türleri oluşturduğu kabul edilmiştir. Ancak bu teoride, ilk tek hücreli canlının nasıl oluştuğu hakkında herhangi bir bilgi yoktur. Sadece yaratılmış tek canlı hücreden diğer gelişmiş canlıların oluşumu, değişikliği ve evrimi açıklanmıştır.
Dünyanın oluşumu ve üzerinde canlı hayatın başlamasına ilişkin çeşitli bilgiler olmasına karşın bizim için önemli olan, bitki tarihinin dünyada canlı hayatın başladığı tarihe yakın eskilikte olabileceğidir. Darwin’in teorisini esas alarak dünyada ilk teşekkül eden otsu bitkilerin çoğunu, bu gün yediğimiz sebzelerin ebeveynleri, yani prototipleri (ilkelleri) olarak gördüğümüzde, sebzecilik tarihi de o kadar eski olabilir. Ancak ORAMAN’ın (1956) yazdığı gibi “İnsanın sebzeyi besin olarak kullanması, insanlık tarihi kadar eskidir”. Bu tanımlama esasında doğrudur. Çünkü insanın bulunmadığı bir ortamda sebzenin kullanılmasına olanak yoktur. Gerçektende ilk insanlar çevrelerinde yabani olarak yetişen bitkilerin kök, yaprak, dal ve meyvelerini yiyerek yaşamlarını devam ettirmiştir. Ancak belirli yaşam düzeyine ulaştıktan sonra çevrelerinde bulunan hayvanları avlayarak onlardan da faydalanma yoluna gitmişlerdir.
Zaman ve tekamül (gelişme), bu ilkel insanlara çevrelerinde bulunan ve faydalandıkları bitkilerin yaşam sırlarını görerek öğrenme ve bitkilerin yaşamları sırasında geçirdikleri farklı dönemleri inceleme fırsatı vermiş, onların nasıl büyüdüklerini, meyve verdiklerini öğretmiştir. İlk önce kullandıkları bitkiler çevrelerinde azalınca, daha başka mümbit (verimli, bereketli) alanlara göç etmişlerdir. Başlangıçta birkaç kişilik küçük gruplar halindeyken, artan nüfus ile kabile ve hatta topluluk düzeyine ulaşmışlar ve çevrelerinde bulunan bitkiler bu topluluklara yetmemeye başlamıştır. Bu devredeki yaşamlarını, gelişmelerini sağlamak ve gereksinimlerini karşılamak için hoşlarına giden bitkilerin tohumlarını alıp ve bu tohumları toprağa ekerek bitki yetiştirmek suretiyle idame ettirmişlerdir. Toplumsal yaşam kuralları sonucu meydana gelen kavimler sadece bitki yetiştirmekle kalmayıp, kendilerinde olmayan fakat başka kavimlerde bulunan maddeleri almak üzere, kendi yetiştirdikleri ürünlerin fazlasını diğer kavimlere vererek, onların ürün fazlasını kendileri için almışlardır. Böylece takas ve nihayet alışveriş yetenekleri gelişmiş, bir bakıma ticari hayat dönemine geçiş yapmışlardır.
Eski Mısırlılar, Yunanlılar ve Romalılar devrinde insanların çok uzak, hatta deniz aşırı memleketlerden ticaret amacıyla bir çok maddeyi taşıdıkları bir gerçektir. Nitekim Avrupa’da iklim koşulları bakımından yetiştirilemeyen bir çok sebze çeşidi Asya ve Amerika’dan getirilmiş ve daha sonra bunlar özel tesisler içinde yetiştirilmiştir. Bu sebzeleri taşıma işlemi sebzelerin dünya üzerinde yayılmasına hizmet etmiştir.
Sebzelerin beslenme yanında, yendiklerinde bazı hastalıkları iyi edici özellikleri olduğunun ortaya çıkması, onların sağlık yönünden de yetiştirilmesini gündeme getirmiştir. Özellikle orta çağda, gerek büyü amaçlı gerekse insan sağlığını iyileştirici ve hastalıkları önleyici ilaçları bulmak üzere, bilhassa papazlar kilise avluları içerisinde çeşitli otları ve sebzeleri yetiştirmiş ve amaçlarına uygun olanları seçerek pratik ve teorik bir takım bilgileri ortaya atmıştır. Bu bilgiler daha sonra sebze yetiştirme ve ıslahında büyük rol oynamıştır.
Orta çağdan sonra her konuda olduğu gibi sebzecilik konusunda da deneysel çalışmalara hız verilmiştir. Milattan 384 yıl öncesi Aristoteles, “Bitkiler gelişmeleri için gereksinim duydukları maddeleri topraktan alır” demiştir. 15. ve 16. yüzyılda bu maddelerin suyla beraber alındığı söylenmiş ve hatta Francis Bacon bitkinin asal besin maddesinin su olduğunu ileri sürmüştür (Bkz. GÜNAY ve KÜTÜK (1999) “Serlerde Gübreleme”). Özellikle bitki yetiştirme ve gübreleme alanında yapılan denemeler sebzeciliğin hızla ilerlemesine vesile olmuştur. Topraktan çeşitli tuzların suyla beraber alındığının bulunmasıyla ve bu maddelerin toprakta olmaması durumunda bitkilerin büyüme ve gelişmelerinin azaldığı ve hatta durduğunun tespit edilmesiyle, toprağa bu maddeler verilmeye başlanmıştır. Justos von Liebig’nin 1803 -1873 yılları arasında yaptığı çalışmalarla bitki besin maddelerinin neler olduğunu daha o zamanda belirlenmiş ve bunların alınması sırasında ortaya koyduğu “Minimum Yasası”, günümüzde bile geçerliliğini korumuştur.
Bitki-Toprak-Su ilişkisinin daha iyi değerlendirilmesi, sebzeler içinde vitaminler, mineral maddeler (tuzlar), çeşitli antibiyotik maddeler, hormonlar ve enzimlerin bulunduğunun keşfedilmesi, insan yaşamı ve sağlığı yönünden bu maddelerin öneminin ortaya çıkartılması, günlük yaşamda her gün belli bir miktarda sebze yeme zorunluluğu, bu konudaki çalışmaları daha da yoğunlaştırmıştır. Birçok ülkede sadece sebzecilikle uğraşan Meslek Yüksek Okulları ve Araştırma Enstitüleri açılmış ve sebzecilik tarım içinde ayrı bir bilim dalı haline gelmiştir. Dün ve bugün olduğu gibi, gelecekte de sebze yiyerek yaşamanın insanı sağlıklı bir yaşama götüreceği fikri devam edecektir. Bu olgu vejeteryanların neden otsu bitkilerle beslendiklerini açıklamakta ve onların bu inançlarını daha da kuvvetlendirmektedir.
Sebzeciliğin ülkemizdeki tarihçesi de oldukça eskidir. Buna rağmen eldeki yazılı belgeler ancak Evliya Çelebi’den sonraki döneme aittir. Evliya Çelebi seyahatnamesinde Anadolu’da eşine rastlanmayacak güzellikte sebze bahçelerinin bulunduğundan ve bahçıvanlık zanaatının çok ileri durumda olduğundan bahseder. Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethinden sonra, bu güzel şehir çok yönüyle ünlü olmuştur. Sebzecilik bakımından da Beykoz’da “Tokat Bahçesi” adıyla bir bahçe kurulmuştur. Bugün kaybolmuş olan bu bahçede, meyve ağaçları ve çiçek parselleri yanında birde çok güzel bir sebze bostanı (bahçesi) meydana getirilmiştir. (ORAMAN 1956 ve 1968, BAYRAKTAR 1966).
Kanuni Sultan Süleyman zamanında sebzeciliğin ilerlemesinde Şeyhülislam Ebusuut Efendi yardım etmiştir. Haliç Karaağaçta onun adıyla anılan “Ebusuut Bahçesini” kurmuştur. Bu yüzden Kanuni’nin onurlandırmasıyla, o zamanın bahçıvanlar loncasına başkan seçilmiştir (ORAMAN 1968).
Cumhuriyet devrinin başlarında sebzeciliğe gereken özel ilgi verilmemiştir. Konu, bahçe bitkilerini kapsayacak şekilde ele alınmıştır. 1937 yılında Tarım Bakanlığı Ziraat İşleri Genel Müdürlüğü bünyesi içinde bir sebzecilik şubesi kurulmuşsa da, bu şube ancak 1955 yılından sonra etkinliğe başlayabilmiştir.
Türkiye’de sebzecilik konusunda ilk eğitim faaliyetleri İstanbul’da Halkalı Ziraat Mektebi’nde başlamıştır. Bu arada Ankara’da Hasan Oğlan Köy Enstitüsü okulunda da sebzecilik dersleri verilmiştir. Yine Ankara’da açılan ilk Yüksek Ziraat Enstitüsü ve onun zamanla Ziraat Fakültesine dönüştürülmesi ve genel Ziraat Mühendisi eğitiminden bölüm sistemine geçilmesiyle Bahçe Bitkileri Bölümü kurulmuş ve bu bölümde Bağ-Bahçe Kürsüsü’nde (bu bahçe sebzeciliğini de kapsamı içine almaktadır) sebzecilik dersleri ve araştırmaları başlamıştır. Buradaki bölümlerde yetiştirilen Ziraat Yüksek Mühendisleri’nin Tarım Bakanlığı’nda görev alması, onların yaptıkları araştırma ve çalışmalar, özel Sebzecilik Araştırma Enstitüleri’nin meydana gelmesi, çiftçi demostrasyonları yavaş yavaş sebzeciliğin yurtiçinde yayılmasına hizmet etmiştir.
Bugün memleketimizde çok sayıda Ziraat Fakültesi ve Meslek Yüksek Okulu’nda sebzecilik üzerinde çalışan Profesör, Doçent, Yardımcı Doçent ve Araştırma Görevlisi ve Tarım Bakanlığı’nda yüzlerce araştırıcı bulunmaktadır. Bu elemanların yaptıkları araştırmalar, düzenledikleri seminer, sempozyum, kongre ve konferanslar sebze yetiştiriciliği, tekniklerinin geliştirilmesi ve sebze çeşitlerinin ıslahında ileri aşamalar meydana getirmiştir. Özellikle örtü altı tarımı içersinde seracılıkta kullanılan teknikler dünyadaki gelişmiş ülkeler seviyesindedir. Yüzlerce dönümü kapsayan alanlarda modern ve fabrikasyon cam ve plastik seralar içinde sebze üretimi yapılmakta ve elde olunan ürünler yurtiçi ve yurtdışı pazarlarda satılmaktadır.
Resmi kesimin bu ilerlemesine paralel olarak, ticari kesimde de özel teşebbüs büyük başarılar elde etmiştir. Birçok tohum ve fide üretme şirketi çalışmalarını sürdürmekte, bir yandan dışarıda ıslah edilmiş çeşitleri Türkiye’de üreterek tohumluğunu çoğaltmakta, bir yandan da kendi çeşitlerinin ıslahını yapmaktadır.